‘İleri demokrasinin’ provokatörlerle imtihanı


Van’daki ilk depremin yaraları henüz sarılamamışken şehri vuran ikinci depremin bilançosu da ağır oldu... İlk depremin hemen ardından hükümet, bürokratlar ve hükümete yakın medya devletin bölgeye müdahale hızına methiyeler düzme yarışına girişmişti... Oysa ki, yaşananlar hükümetin çizmeye çalıştığı tablo ile pek uyuşmuyordu. Bakan açıkta kalan halkın çadır ihtiyacının tümüyle karşılandığını iddia ederken, halk sokaklarda çadır bekliyordu. Bölgedeki barınma sorunu kamuoyuna yansıdığında Vali Bakana arka çıkma çabasıyla evleri “yıkılmamasına” rağmen konutlarına girmeye yanaşmayan vatandaşları eleştirdi. Sadece vali değil, devletin ilgili tüm kurumları vatandaşları evlerine dönmeye çağırdı. Evleri devlete göre “sapasağlam” olan insanların neden kışın soğuğunda çadırda kalmak istediklerini sorgulamak dahi akıllarından geçmedi. Böylece kusurlarını, eksikliklerini örtmüş oldular.Ya da öyle sandılar.

Yaşanan son deprem ile birlikte hükümet de enkazın altında kaldı. Haftalardır zorlu iklim koşulları karşısında yaşam kavgası veren Vanlıların sabrı da bu kez taştı. Sağlıklı bir hasar tespiti yapılmaksızın halkı yıkılmayan konutlarına dönmeye çağıran valiyi protesto etmeye kalkışan depremzedelere atılan meydan dayağı eminim ki tüm ülkenin vicdanını sızlattı. Başbakan Erdoğan’ın ilk tepkisi ise her seferinde olduğu gibi mağduru suçlamak ve provokatör ilan etmek oldu.

AKP iktidarı bu “provokatör” etiketini çok seviyor. İnternet’te kısa bir arama yaptığınızda göreceksiniz. ÖSYM skandalından, Deniz Feneri dolandırıcılığına, tutuklanan gazeteci ve bilim adamlarından, depremde hükümetin zaaflarına değin bir çok konuda hükümeti eleştiren neredeyse her yazar çizer provokatör ilan edilmiş.

Hükümet işin kolayını buldu. Öğrenciler parasız eğitim talebinde bulunduğunda yanıtı hazır. Onlar öğrenci değil, provokatör. İşçiler haklarını korumak için sokağa indiğinde, onlar işçi değil provokatör. Depremzedeler kalacak yerimiz yok diye yakındığında, onlar depremzede değil provokatör. Provokatörleri çekip çıkardığınızda ise halk halinden memnun. O takdirde sorun yok.

Tabi her iktidarın bizdekine benzer bir etiketleme lüksü yok. Medyayı, akademiyi, yargıyı öylesine boyunduruk altına almak lazım ki o ülkede muhalefetin maliyeti artsın, eleştirel sesler cılızlaşsın, iktidarın dile getirdiği en tutarsız açıklama dahi alkışlansın. Büşra Ersanlı gibi barış yanlısı tutumuyla bilinen bir akademisyenin polise taş ve molotof atmakla suçlanmasına dahi “Yok artık o kadar da değil” denilmesin. Basına servis edilen kasetlerle muhalif köşe yazarlarına “Ayağını denk al” mesajı verildiği, bir sonraki tutuklamalar için zemin yaratıldığı bir dönemde dahi basın özgürlüğü tartışılmasın.

AKP’yi her her ne kadar eleştirsek de yeri geldiğinde hakkını teslim etmek lazım. Hakkını arayan depremzedenin, öğrencinin, memurun, işçinin yaka paça dövüldüğü, muhalif yazar ve akademisyenlerin peşi sıra tutuklandığı bir ülkede köşe yazarlarının önemli bir bölümü “ileri demokrasi” nutukları atıyorsa bu iktidarın her köşeyi ne denli iyi tuttuğunun en önemli göstergesidir.

Alın size bir örnek daha. Geçtiğimiz hafta içerisinde Türkiye Bilimler Akademisinden (TÜBA kurumun özerkliğini ortadan kaldıran KHK’nin yürülüğe girmesi nedeniyle) 45 akademisyen istifa etti. İstifaların önümüzdeki süreçte de artarak süreceği görünüyor. Ağustos ayında yapılan düzenlemede üyelerin üçte birinin bakanlar kurulu tarafından atanacak olması (üçte biri akademi üyeleri, üçte biri ise YÖK tarafından atanacak) uluslararası akademik çevrelerden büyük tepki çekmişti. Yapılan itirazlar karşısında yeni bir düzenlemeye gidilerek hükümet yetkisini TÜBİTAK bilim kuruluna devretti. Peki bu kurulun üyelerini kim atıyor? Başbakanın ta kendisi. Bundan böyle TÜBA başkanı da akademi genel kurulunca belirlenen isimler arasından başbakan tarafından atanacak. Şimdi diyeceksiniz ki bu akademi kendi rektörünü, dekanını dahi kendi seçemiyor, TÜBA başkanını başbakan atamış çok mu? Değil elbet, az bile.

İleri demokrasi kavramıyla yeni tanıştığımızdan olsa gerek halen kavramakta zorlanıyoruz. Hükümeti izliyoruz, “demokrat” yazarlarımızı okuyoruz, öğreniyoruz ve görüyoruz ki bu ileri demokrasi denilen meret fena halde faşizme benziyor.

Murat Birdal

No comments: