NİHAT GENÇ: TEHLİKE GEÇİNCE YAVRULARINI KUSAN BALIKLAR - Nihat Genç



09.03.2012 

Giresun’da kitap imzası ve konuşmam var, acele birkaç cümle yazayım, gelecek hafta ortasına kadar yokum.
Yavaş yavaş tehlike anında yavrularını yutup tehlike geçtikten sonra yavrularını kusan balıklara dönüşüyoruz, çünkü iç ve dış politika tam anlamıyla delirip azgınlaştı, bu cangılda insanlığın en değerli evlatları insan hakları, hukuk, insan onuru, şeref vs. gibi değerleri bu manyaklara karşı ortaya sürmenin anlamı sanki kalmadı.
Hayır, tehlike geçinceye kadar yavrularını korumak adına tehlikeyle hiç yüzleştirmeyen balıkları kınamamız gerekir.
Hepimizin günlük diline yer etmiş bir laf vardır, yıkmak kolay yapmak zor, diye, gerçekten ülkeleri devletleri ‘yıkmak’ artık çok kolay. Bugünlerde ülke yıkmak birkaç ajan sivil kuruluşun ‘anahtar teslim’ ya da ‘yap-işlet-devret’ işi haline geldi.
İşte Afganistan yıkıldı, yerine yenisi yapılabiliyor mu, hayır, daha bugün İngiliz askerleri ölen dört askeri üzerine konuşuyor, kabullenelim Afganistan savaşını kaybettik, diye yazıyorlar.
Irak yıkıldı, peki bir daha inşası mümkün mü, hayır, Saddam, Amerika’ya dünyaya karşı savaşılmayacağını biliyordu ve ordusunu dağıttı, dağıtırken her birine silah ve bombalarını verdi, Amerika ta içimize girdiğinde tek tek patlatırsınız diye, on yıl oluyor nerdeyse bombasız tek günü yok Irak’ın.
Libya’yı yıktınız, peki yenisi mümkün mü, çöl kabileleri çoktan ayaklandı, daha şimdiden ülke haritası ortadan ikiye bölündü, Arap baharı dediğiniz bağırıp çağrışmalar, hepsi bu.
Bombalar iftiralar medya yalanlarıyla kamuoyu oluşturup uluslar arası kurumları galeyana getirip ambargo baskı çevirme sıkıştırma yapmak pekala mümkünmüş, kaç tane örneğini gördük, bal gibi oluyormuş, Suud şeyhlerinin Napolyonluğuna dahi şahit oluyoruz.
Peki yeniden bir ‘devlet’ inşa etmek mümkün mü? Bakın Mustafa Kemal Dikmen Sırtları’ndan şehre girdiğinde onu karşılayan Ankaralı seğmenlerdi.
Seğmenlik sadece folklorik anlamı olan mahalli giysiler giymek değil. Seğmenlik Asya’da ilk Türk devletlerinin ortaya çıkışı kadar eski bir kurum. Uzatmadan, ‘asker yazılmak (asker düzmek)’ demek. Her köy kendiliğinden devlete ‘asker’ gönderiyor. Ve ne zaman ‘devlet dağılsa, yenilse’, köylüler yeniden ‘asker düzüyor’, ki Büyük Selçuklu yıkılıp Anadolu beyliklere bölündüğü günlerde kendini yine gösterdi.
Hadi şenlik olsun popüler bir örnek verelim, Muhteşem Yüzyıl dizisini izlemedim, ancak şehzade Mustafa lafları medyada çok geçiyor, bakın, şehzade Mustafa’nın Kanuni’nin gözünden düşme sebebi Hürrem değildir, Anadolu köylüsü şehzade Mustafa’ya ‘asker yazılmaya’ başlamasının yarattığı iktidar korkusudur, Osmanlı tarihini de aşk gecelerine bağlamak ayrı bir yazı konusu.
Hiçbir yerden emir talimat buyruk almadan köylünün kendi iradesiyle öne çıkan lidere, başa çıkan kimse, ona ‘asker düzüp’ göndermesi, yani ‘sıfırdan’ yeniden bir siyasi örgütlenmeye başlanması devlet dediğimiz organizmanın özü’dür.
Ve bir topluluğun kendine güveniyle alakalıdır, ordular’ı kurumları bin defa yıkın bin defa kurulur, güven’i yıkarsanız, topluluk dediğin şey şimdi medyamızda olduğu gibi ‘gürültüye’ dönüşür.
Bedevi yalellesinden devlet kurmaya soyunanları ise dehşetle izliyoruz. Hadi Silivri zindanlarını anladık, Çankaya Köşkü farklı mı, mazgal deliklerinden gizlice Türkiye medyasına bakılan Arap şeyhleriyle şakalaşmalı telefon konuşmaları yapılan karanlık bir çatı odasına çoktan dönüştü.
Oysa gerçek devlet geleneği bu topraklarda Türkler’e mahsus bir özelliktir. İşte Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizler’in para ve silah desteğiyle Osmanlı’ya saldıran bedeviler, aldıkları paralar bitince cephede dahi olsun para bittiğinde dönüp gidiyorlardı, İngilizler yeniden anında sıcak para altın vermek zorunda kalıyordu. Şimdi paralar kimlere veriliyor?
Parayla altınla adam ajan bulmakla kurulan yapılar ‘devlet’ değildi, hamisi olan devletlerdi, bu şeyhlikler ve krallıklar tıpkı bugünün Ermenistan’ı Barzani’nin federasyonu gibi başkalarının himayesiyle kurulmuştu, çünkü bu topraklarda yabancı tahakkümüne karşı savaşmadan kurulmuş ‘devlet’i siyasi tarihler yazmıyor, olmadı.
Uzatmayalım, Arap Baharı yalanı altında bizimkilerde bir Osmanlı hayali uçurup Afganistan benzeri ‘yıkımlar’ seriye bağlandı, taşkın ve önlenemez bir romantik Osmanlı aşkının peşine düştüler, radarların heronların ve nükleer silahların altında kalmasınlar, diye dua mı edelim, iyi bakın, Suriye’ye İran’a saldıran siyasetçilerin gazetecilerin suratlarına, gittikçe suratları firengiden çürümüş mahrem organlara dönüşüyor,.
Davutoğlu’na söyleyeceğimiz, yıkılan hiçbir yer size yar olmaz, çünkü yıkılan yerde ‘düzen’ ‘asayiş’ olabilme imkanı yoktur. Devlet denen şey yatırımla projeyle ittifakla hadi bastıralım’la olmaz.
Şimdi de yandaş trübinler ‘kartal gol gol gol’ der gibi hep birlikte ‘Amerika bomba bomba bomba’ diye tezahürata çoktan başladı. Amerikan bombalarıyla kurulan devletlerin kime hayrı olmuş. Korkmayın, kel başınıza perukanızı tarayıp verenler sizlere bir altın mahmuz bir şövalyelik nişanını çok görmez, Suriye çölleri kadar kocaman kocaman sıçtığınız bokların üstüne bir de kaz tüyü dikerek onurlandırırlar sizi.
Redkit gibi maceradan maceraya koşan Davutoğlu’na Allah ömür versin, batıda, sömürge kuramayanlar, doğuda, yabancı tahakkümüne karşı savaşmayanlar devlet kuramadı.
Geriye kalanlar ‘hamisi’ olan kukla devletlerdir, Arap baharı altında dağılanları bir daha toparlayacak siyasi organize güç yine o ülkelerin ‘ordularıdır’. Ve bu orduların hepsi meşruiyetlerini dışarıya-yabancıya karşı ülkelerini koruyarak sağlamışlardır.
İşte siz dahi Türkiye’de on yıldır iktidarsanız, emniyetinizle Mit’iniz ana avrat birbirine çoktan girdi, bu yaratığın adına sadece sol serçe parmağına yüzük takan liberal yandaşlarınız devlet diyor.
Hayallerden siyasi filmler çeken Davutoğlu, İsrail ve Azerbaycan ortak olmuş İran’ı sıkıştırmaya çalışıyor, Müslüman Kardeşler dahi söyledi, İran’a Arap Baharı’nın sıçraması çok yakındır diye.
Hocalı katliamını anma mitingleri, bakın, iktidarlarının ilk günlerinde Avrupa’ya şirin görünmek için Ermeni meselesine sahip çıkan bir görüntü içindeyken nasıl kulvar değiştirdiler, Eurovision şarkı yarışmasına Yahudi kökenli bir çocuğun gönderilmesi dahi bu dış politikanın kamuoyu çalışması, eğleniyorlar işte, biz de bunlar hiç yaratıcı değiller diye eleştiriyorduk, işte sahici bir savaş tiyatrosunu kurdular bile.
Bombalayıp havaya uçurmak çok kolay da geriye kalan enkaz’ı ne yapacaksınız, işte Afganistan’da çözülemeyen bu, öyle bir enkaz ki savaşı kazandığınız halde hakimiyet kuramıyorsunuz, ancak Afganistan enkazı öyle bir enkaz ki kaç maceracıyı tozunda savurdu, kaç düzenbazı tabutlarına soktu.
Gerçekten Suriye yıkımı ‘anahtar teslim’ yapıldığında sıçrayacak yer eli kulağında bekleyen Ermenistan Azerbaycan savaşı, ve sonrası seyreyle gümbürtüyü.
Yani ikiyüz yıl sonra Rusya’nın avucundaki Kafkasya masaya yatırılmayı bekliyor, bu bir üçüncü dünya savaşıdır diyeceksiniz, herkes bu savaş çoktan başladı, şu anda Rusya’ya el ense çekiliyor. Bu yüzden Putin geceleri eli kulağında yatıyor, bakalım bu yüzyılın ikinci büyük Tanrısı Rusya havaya mı uçacak, yoksa renk renk tüylü kuş renginde maceracılar bir daha hüzünle tarihten mi silinecek?
Davutoğlu’nun Osmanlı hülyaları içinde düşünmeye vakit ayıramadığı soru, Araplar ‘devlet’ kurabilir mi, ya da yabancılarla işbirliğiyle kirlenmiş iç siyaset enkazından kurulabilmiş devlet örneği var mı, Filipinler, Panama vs. gibi örnekler kafiyse, sözüm yok, bırakalım biraz daha sürtsün heveslerinin peşinde.
Abbasiler Türk ve Çerkes asker ve subayları kullanarak uzun bir ömür sahibi oldu ve sonra Memlüklü devleti de Türk ve Çerkeslerce kuruldu. Abbasiler’den bugüne sevin sevmeyin Araplar içinde ‘devlet’i kuran yine bir Türk çavuşu Kavalalı sonra sadece Baascılar oldu.
Saraylarının hemen bitişiğinde İngiliz komiserlik binalarıyla Batı’nın himayesi altında şeyhlikler kurdular, gerçek bu. Bir ‘devlet’ kurabilmek için her şeyden önce ‘milli’ öz gücünüz olacak. Daha dün bir bugün iki, Suud ulemasıyla Müslüman Kardeş uleması birbirine girdi, birbirlerini dikkat edin ‘kafirlikle’ suçlamaya çoktan başladılar.
İlmihal’den yapılan devletin gideceği yer buraya kadar, eğitim sistemimizdeki 4-4-4 tartışması, kız öğrencilerin ilk adet kanaması, yani reşit olmaları, yani başlarını bağlamaları, yani artık çocukluktan çıkıp erkek-kız karma oturmalarını engelleyen sınıra çekilmeye çalışılması da pekala ilmihalden eğitim sistemi yapılma amacı taşıyor, olup biteni üstelik Dünya Kadınlar Günü’nde seyredenler şapşallıklarına doymasınlar.
Trabzonsporlu Hami çocukluk yıllarında düz beton bir duvarın karşısına geçip duvardan dönen toplara gelişine dümdüz vuruyordu, çok sert vuruyordu ama top ayağında olduğunda ya da karşısına biri çıktığında aynı mahareti gösteremiyordu, topa iyi vurabilmesi için önce hakemin düdük çalıp oyunu durdurması gerekiyor, yani bir ceza atışına karar vermesi.
Bugünleri yaşıyoruz, Tayyip Erdoğan ve şürekasının karşısında artık kimse yok, istediğiniz yere topu koyun ve abanarak sallayın. Dersim’e koyun topu, Tek Parti dönemine koyun topu, 12 Eylül’e koyun topu. Abanın abandığınız kadar ‘baraj’ yapacak herkesi, özel yetkili mahkemelerce içeri tıktınız, kalanları da itibarsızlaştırıp ya da gazetelerini susturup bertaraf etmenin altından ustalıkla kalktınız.
On yıl var ki birileri bir tezgah kurmuş, tarihte olup biten çok önemli siyasi hadiseleri güya yüzleşiyoruz başlığı altında, işte tek başına, düz duvara abanır gibi vuruyorlar, topu şişiren medya, top’un sahibi Amerika.
Açıl açıl gerine gerine salla babam salla, öyle çok sallanacak şey var ki her yandaş evladına bir sallama görevi düşüyor, köy çocuklarının mısır püskülünden tütün sarıp içmesi gibi ekranlarda hepsi tek tek tadını çıkartıyor, bu savaş günlerinde ne güzel vakit geçiriyorlar, imreniyor insan.
Bu kadar basit değil şüphesiz, ülkeyi işgal günlerine getiren çok ciddi proje çalışmaları bunlar, işte gazetelerde CIA’yla ahbap çavuş üstelik başbakanlık konutunun ta içinde.
Bir örnek verelim, 60’lı yıllardan sonra Batı’da ortaya çıkan önce anti-depresan ilaçlarla başlayan bir büyük tartışma var, hikaye dikkatinizi çeksin isterim:
İlaç şirketleri önce bir hastalık icad ediyor, olmayan bir hastalık, sonra bu hastalığı ilan ediyor, sonra bu hastalık için yazacak akademisyenleri kiralıyor yönlendiriyor, sonra tek tek doktorların önüne her gün bedava dergiler koyup hastalığı doktorlara da öğretiyor, sonra o ilaç bir yıl içinde pazardan 3-5 milyar dolar gibi para kaldırıyor.
Peki hangi ilacı satıp bu paraları kazanıyorlar, olmayan hastalığın ilacından, mesela ‘huzursuz bacak sendromu’ diye bir hastalık dahi icad edildi, mide yanmalarının onlarca değişik türü icad edildi, saymaya satırlar yetmez.
Bu tezgah, denetimsiz bırakılınca iş insan aklının almayacağı yerlere kadar uzandı, ve sonra kontrolden tamamen çıktı.
Mesela önce ‘şişmanlık’ hastalık olarak icad edildi, sonra uzun burunlu olmak hastalık olarak inşa edildi, sonra el, kulak, burun, saç, dudak’ın orantısızlıkları hastalık olarak icad edildi.
Bunları da geçtik, bugün yeryüzünde bir insan fazlasıyla sakinse bu da hastalık oldu, fazlasıyla öfkeliyse, bu da hastalık, fazlasıyla vurdumduymazsa bu da hastalık. Sırada, ‘kıskançlık’, ‘cimrilik’ dahi uydurulan marka ilaçlarla tedavi edilecek hastalıklara dönüştürülmeye çoktan başlandı bile.
Bu akıl almaz delilikler üstelik bilim adı altında neden yapılıyor, çünkü bunları denetleyecek ‘etik’ kurumlarını ‘ilaç şirketleri’ finanse etmeye başladı, bu kadar basit.
Yani ‘bilim ve akademiler’ ilaç şirketlerinin elinde çünkü herkesi finanse edecek büyük paralar onlarda, tıpkı Avrupa ekonomisinin dahi yıkıldığı bugünlerde Türkiye ekonomisinin dünya rekorları kırması gibi.
Ve mesela gereksiz anti-depresan kullanımından yüzlerce ayrı vaka mahkemelere düştü, henüz 13 yaşında çocuk ailesini komşularını toptan öldürmüş, evinde işinde sıradan bir adam çevresindeki herkesi katletmiş, nicesi.
Peki 13 yaşındaki çocuk durduk yerde niçin onlarca insanı öldürüyor, cevabı çok basit, hastalık hikayesi tam anlamıyla tanımlanmadan sırf ilacı satmak için acilen bir teşhis koyulup çocuğa yutturulup kimyasıyla oynanmış, bu 13 yaşındaki çocukla Dışişleri Bakanımız Davutoğlu arasında yedi benzerliği bulmak bize düşüyor.
Yani çocukta bir hastalık kuşkusu var ama ‘teşhis’ için yeterli bulgular yok, aceleci davranılmış, hastalık hikayesi tam anlamıyla dinlenmemiş.
Esad gaddar bir diktatördür teşhisi böyle bir teşhis, kısmen doğru kısmen çok büyük eksiklikler taşıyan bir hikaye.
Tek Parti dönemi teşhisi aynen böyle yaftalamacı bir teşhis, hastalık hikayesi tam anlamıyla anlatılmıyor, 12 Mart, 27 Mayıs, 12 Eylül, Dersim, Ermeni tehçiri, hangisine gitsek, tek taraflı ve aceleci ve yaftalayıcı ve mahküm edici ve bir maksatı olan teşhisler.
‘İlaç pazarlamacılarının’ zorlamasıyla koyulmuş bir teşhis. Burada bir siyasi hesaplaşma, ders çıkartma, tarihi anlamak, gibi, bir bilimsel aydınlanmacı tavır asla yok, birileri bir mal satacak onun için.
Bir siyasi işgal projesi var, hemen tez elden bir çok ‘hastalık’ icad edilmeli ve birine kangren birine veba teşhisi koyulup kesilip atılmalı.
Tıpkı bunun gibi, mesela 12 Eylül’ün trajedileriyle değil, 12 Eylül isminden bir ‘hastalık’ icad edildi, evet üstüne gidilmeli enkazı kaldırılmalı ancak birilerinin derdi ‘teşhis’ değil, bir ‘siyasi pazar’ oluşturma, dertleri hastalık değil ‘tezgah’ kurmak.
Sonra hastalık meşhur bir marka hastalığa dönüşecek, vesayet gibi statüko gibi kavramları pazarlamaya satılmış akademisyenlerce başlandı.
Mesela 1915 Ermeni tehçirine ‘kangren’ teşhisi koyuldu, on yıl önce bu konuda direten yandaşlar Türkiye Ermeni tezlerini kabul etmezse birkaç ay yaşayamaz demişlerdi, şimdi Ermeniler’e karşı miting yapıyorlar, gülmeyin, fırıldaklar enerji üretmeye dahi başlamış, saygı ve hayranlık duyun.
Bugünlerde 28 Şubat’a da ‘kangren’ teşhisi çoktan koyulmaya başlandı, neydi 28 Şubat ordu-medya’nın işbirliği, şimdi hem Wikileaks hem Stantford belgelerinden öğreniyoruz, kendileri CIA’yla kucak kucağa tezgahlar içindeler.
Daha dün bir bugün iki 28 Şubat’a öyle sert ve kararlı bir ‘kangren’ teşhisi kondu ki, o an orada bulunmuş her isim herkes bertaraf edilip mahkeme edilecek, hemen kelepçelenip içeri atılacak yok edilecek havasına herkesi soktular.
Mesela Tayyip Erdoğan Bey’in çokca ekmeğini yediği İsmet İnönü’nün tek parti dönemi. teşhis çoktan cüzam olarak koyuldu.
Teşhisi koyan siyasetciler ve yazarların ağzında bir ishal salgını gibi durmaksızın yazılıyor ve sonunda hastaya ilaç diye asit kuyusuna atılması uygun bulundu, nerde heykeli resmi ismi görülse çoktan kaldırılmaya yüzüne tükürülmeye başlandı bile.
İsmet İnönü döneminde yapılan söylenen her şey bir ‘marka hastalık’ olarak ilan edildi.
Çok geçmedi ‘tek parti’ diyen demeyen ağzından çıkan çıkmayan herkesi anında karantinaya alıp hemen Silivri’ye kapatacaksın düşüncesine gelindi.
Onlarca örneği tartışmamız uzun sürer, bir tanesini azıcık deşelim, hadi birazcık polemiğini yapalım, mesela Rize’ye çay ekimi de İsmet Paşa döneminde başladı ve bugün Rize’nin ayakta kalıp yaşamını sürdürmesine sebep çay’dan her yıl gelen 2 milyara yakın çay parasıdır.
Ve İsmet Paşa’dan bugüne aradan geçen altmış yılın her yılı Rize’ye gelen bu bir-iki milyar dolarları toplayıp, üç soru sormak lazım.
Bir, bu kadar para Rize’de yeni bir proje yeni bir yatırıma neden sebep olamadı. İki, Rize’ye bu altmış yıl içinde yeni başka bir gelir kaynağı sağın altmış yıllık iktidarları tarafından neden sağlanamadı.
Üç, aradan geçen altmış yıla rağmen dünya piyasalarına bir çay markası icad edemeyip çayı hala çuval çuval satıyorsun, yani imal eden yani mamül hale getiren yani imalat hiç yok, yani neden alet fabrika kimya ambalaj kullanma becerisini hala geliştiremiyor, İsmet Paşa’nın diktiği yerden bir adım ileri gidemiyorsun.
Velhasıl sevmediğin İnönü Rize’yi abad etmiş. Üstelik Rize’ye çayı getiren Zihni Derin fidanlığında beşyüzbin fidanı halka bedava dağıttığı halde halk pek itibar etmedi, sonra Zihni Derin, işte gerçek bir diktatörlük, halkın çay fidanı dikmesi için ‘kanun’ çıkarttı, olacak şey mi, zorbanın diktatörün ta kendisiymiş, diyen çıkmıyor.
Şüphesiz bu polemikle söylemek istediğimiz, teşhisi ‘mahküm’ ederek ‘yok ederek’ ‘kangren’ ‘idam’ gibi yaftalayarak aslında yapmak istedikleri siyasi bir yüzleşme değil, savaşmadan yorulmadan tırmanmadan sabretmeden medya eliyle kolayca birkaç yıl içinde işgalin önünü açmak.
Bir yığın karmakarışık lafla bir yığın eğip bükme yalan dolan virüs derken ABD’nin Savaş Kahyalığı için kiraladığı ucuz dümenci adamlar olduklarını Anadolu halkından gizlemeyi başardılar.
Mesela ‘Ergenekon iddiaları da’ marka bir hastalık gibi icad edildi. Suçladıkları herkes ‘vebalı’ ilan edildi. Bugün bu vebalıların hakları hukukları hiç ciddiye alınmaz, insan yerine koyulmaz, tüm vebalılar kozmik odalara kadar yargıçların evlerine kadar aranıp Silivri’ye tıkıldı.
Oysa bugün avukatlar ortaya bugüne kadar tam 1600 sahte belge üretildiğini çıkarttı, birkaç aya kalmaz, üretilen sahte belge sayısı beş bini altı bini aşar. Kim üretti? Niçin üretti? Ele geçirmek istedikleri kurumlar ve kişileri vebalı kangren ilan etmek için.
Eski zamanların ‘cüzzam’ı gibi, hastalar toplumdan ayrıştırılır ve ölüme terk edilir, onların insan oluşu, hakları, hukukları, hiçbir şekilde artık konu edilmez, tıpkı bugün olduğu gibi, içeri atılan insanların ben masumum feryatlarını manşetlerle suçlayıp içeri atanlardan tek biri asla dillendirmez. Velhasıl,
Bu ileri demokrasi satmayı biliyor da ekmeyi üretmeyi neden bilmiyor?
Bu ileri demokrasi yıkmayı biliyor da inşa etmeyi neden bilmiyor?
Bu ileri demokrasi iftiralarla suçlayıp içeri tıkmayı biliyor da ‘yargılayıp hüküm vermeyi’ neden bilmiyor?
Çünkü bu ileri demokrasinin teşhisleri ısmarlama, ilan ettikleri hastalıklar uydurma.
Geçtik hepsini, bir ülkeye durduk yerde savaş ilan edip, ordular kurup, silahlar ayarlayıp kahpece saldırıyorlar…
Nerde bir konuşma yapıp yana yakıla yahu niye savaşıyoruz diye bağırsam, tuhaf bir şey oluyor, insanlar manasızca yeri zamanı değil gülüyor…
Soru soran eğlenerek soruyor, dinleyen gülerek dinliyor… Yahu, biz komşularımızı durduk yere öldürmek zorunda mıyız, diyorum, insanların suratı şarkıcı Nihat Doğan gibi rahat, kendinden emin, herşey yolunda…
Kardeşlerim, neden gülüyoruz, bu kahpe savaşın suçluları bizleriz, bizler kendi kalemizi iyi savunamadığımız için şimdi komşuları sırayı sokmuş delik deşik ediyorlar ve biz hala gülüyoruz.
Çok çarpıcı bir hikaye okudum, gerçek bir hikaye, bilimsel bir dergide yayınlandı.
İlaç pazarlamacıları sürekli doktorları ziyaret eder, işte bir pazarlamacı gide gele doktora zararsız ağrı kesiciler zararsız uyuşturucuları promosyon diye veriyor, doktor gündelik sıkıntıları atlatmak için kullanıyor, ve tabii gelip giden hastalarına da iyilik olsun diye bedavadan bu ağrı kesicilerden veriyor.
Neyse, birgün başka bir hastalık vesilesiyle bir hastası gelir. Hasta, doktorun odasına, tekerlekli sandalyeyle gelmiştir, çünkü doktorun daha önce verdiği ilaçlar yüzünden ayakları birkaç ay önce kesilmiştir.
Ancak bu sefer hasta yeni bir hastalığı için gelmiştir doktora. Hastalığını anlatır ve doktorunun yazdığı yeni reçeteyi alıp cebine koyar, tam muayene odasından ayrılacakken, doktora, GÜLEREK:
-Beni tanıdınız mı, der.
Doktor, önce tanımadım, der.
Hasta kahkahalarla gülmesini sürdürerek: Daha önce gelmiştim bir ilaç yazmıştınız, o ilaç yüzünden ayaklarım kesildi, der.
Doktor hikayeyi dinleyince, o da kahkaha atmaya başlar, ha tanıdım, der.
Sanki iki dost birbirini yeni bulmuş gibi yeniden tokalaşırlar.
Birbirlerine gülüşerek sarılırlar, sonra hasta GÜLEREK elinde reçetesi doktorun odasından ayrılır.
Hikayemiz bu kadar.
Ancak bu sahneyi içerden seyreden üçüncü bir şahıs vardır. Bir büyük bilimsel etik kurumunun başında bir isim.
Bacakları yanlış ilaç sonucu kesilmiş hastanın doktora en azından bağırıp çağırması gerekirken KAHKAHALARLA gülmesini.
İnsanlığın bugünü için, hepimiz için en ‘kritik’ nokta, der, buraya kadar az çok insandık, ancak şimdi, başka bir şey oluyoruz.
Tek Parti dönemine Dersim’e 27 Mayıs’a 12 Mart’a 12 Eylül’e 28 Şubat’a ve nicesine öyle tuhaf teşhisler konuldu ki, bugün, Suriye’ye savaş ilan etmemiz hem normal hale geldi, hem de hepimizin keyfi yerinde.

Nihat Genç
Odatv.com
--

No comments: