Osmanli'nin donlari - Nihat Genc


İnsani yardım? İnsani koridor? Suriye’ye dışarıdan ordu dışarıdan silah sokup karıştıranlar, her şeyin adına da ‘insani’ koymuyorlar mı, kelimelerin ırzına geçmek ancak bu kadar olur. Irak İşgali’nin de adı unutmayın ‘özgürlük savaşıydı’.
Bir de Davutoğlu hiç utanmaz mı, Esad’ın zulmünü Boşnak soykırımıyla karşılaştırmaya benzetmeye. Hadi bizimkiler kıskıvrak yakalanmış ağızlarını açamıyor, bu topraklarda bir tek Boşnak temsilci yok mu. Yahu kardeşim, bizim trajedimizi niçin başka bir ülkeyi vahşice işgal sürecinde bahane olarak örnek olay olarak kullanıyorsun, diye.
Adıyaman’da alevi evlerinin işaretlenmesi doğrudur yanlıştır ancak çok ürkütücüdür, insanın aklına tabii ki çeşit çeşit en korkunç komplolar dahi gelecek, böyle bir iç savaş kışkırtıcılığını diyelim Suriye yapmaz mı. Sen bugün yapıyorsan yarın bir gün belki şimdi onlar da pekala yapabilir. Sen isyancı ordular kurup Halep’e Şam’a gönderiyorsun, elin oğlu da armut topluyor. Keşke sadece kaybettiğimiz sınır vilayetlerimizin her birinde kaybolup uçan beşer-onar milyar dolarlık ticaret olsa, şimdi bir elli yıl daha uğraş sınır savaşları kardeş savaşlarıyla…
Geçelim. Sadece siyasetin değil iklimin de karın da selin de ‘tarihi’ vardır, bugünlerde hiç birimizin şahit olmadığı yoğunlukta kar yağdı, işte bu kar’ın aynısı bundan yüzyıl önce, 1905, 1911 yıllarında Orta Anadolu’ya yağdı, insanlar tam beş metre karın altında kaldı ve Ankara ve çevresi, Çankırı, Sungurlu bölgelerinde binlerce insan öldü.
Bir de Avrupa’dan insan kaçakçıları gelip Orta Anadolu’ya yardım ayağı altında burada evsiz ailesiz kalmış çocukları Avrupa’ya kaçırdı. Yani bunlar da oldu ve peşinden Balkan Harbi, sonra Birinci Dünya Savaşı ve sonra istiklal harbi geldi.
Bu kadar büyük doğal felaketlerden sonra dahi, şehirlerini, kasabalarını korumayı, Mustafa Kemal’in ordusuna asker yazılmayı becerdiler.
Benzer şekilde 1940’lı yılların sonu ve 1950’li yılların hemen peşinden yine Orta Anadolu’ya dört metrelik kar yağdı, karın altında kalan kasabalarda insanlar nefesleriyle üfleyerek kamış (pipet) gibi delikler açıp aylarca karın altında yaşadı, arabalar, mesela Elmadağ’da beş metrelik karın altından tüneller kazarak gidip gelebildiler ve bu felaketlere rağmen sabahın beşinde bismillah deyip yataklarından kalkıp tarlalarına indiler ve Osmanlı’dan son kalan borçları bu tahılın ihracatıyla ödediler.
Geçelim. Üçüncü Selim, İngiltere ve Rusya’nın Türkiye’ye savaş ilan edip aralarında bölüşmesinden çok korkuyor. Fransız sefiri çok üzülen Üçüncü Selim’e, ‘sizin İngiltere ve Rusya’dan daha beter üç büyük düşmanınız var, onlara üzülün’, demiş.
III. Selim: Denizlerin kraliçesinden (İngiltere) ve Şimal’ın arslanından (Rusya) daha büyük düşman ne olabilir? Der.
Fransız Elçi: O üç düşman, İnşallah, Maşallah, Bakalım.
Üçüncü Selim’den bugüne iki yüz sene geçti, iç savaşlar ayaklanmalar darbeler kavgalar sansürler dolu dizgin ve tek gün ara vermiyor. Mustafa Kemal, bu topraklara ‘kaynak’ öğretmeye çalıştı, tarla nedir, ekin nedir, ne kadar üretirseniz o kadar bağımsız o kadar rahat ederiz, anlayışını anlatmaya çalıştı. Mustafa Kemal’in devrimi de buydu, bu topraklarda ‘zihniyet’ değiştirmek, tabii ki kutsalına evliyasına da derin saygı duyacaksın, ancak, önce ‘madde’yi öğreneceksin, yani ağırlığı olan, yani yenilen, üretilen, alınıp satılan bereketin ta kendisini.
Mustafa Kemal ne kadar başardı bilemeyiz, ancak aralıksız yetmiş yıl sağ iktidarlar ülkeyi yönetiyor, işte yeniden döndük Osmanlı’yı çözen çökerten hastalığa: Maşallah, İnşallah, Bakalım.
Mustafa Kemal’in devrimlerini bilen bilmeyen anlayan anlamayan bir yığın cahil son sürat saldırırken, bakalım, püskülleri boncuklu kırmızı Osmanlı fesini kenarına işlemeli maşallah yazdırıp ne zaman takacaklar.
Belki bilmeyen gençler vardır, Osmanlı padişahlarının bedenleri kutsaldı, dokunulmazdı, yani hastalandıklarında doktorlar sadece bileklerinden nabız bakabilirdi, bu kadar, bedenlerine daha fazla dokunma yasaktı. Bu ilahi yasağı ilk çiğneyen Tayyip Erdoğan bey oldu diyecektim ki, hala basınımız Başbakanımızın hastalığı hakkında tek satır bilgi vermiyor.
Nasıl versin, başbakanın hastalığı da Osmanlı Padişahları gibi kutsaldır, çünkü Tayyip Erdoğan yüzyıl sonra yeniden ‘mülkün temeli’ olmuştur, Allah muhafaza bir şey olursa, yüzde elli alt üst olur, bu yüzden şimdilik kimse dokunamaz…
Ah bu toprakların en temiz adamı Mehmet Akif, ahh. Yolsuzlukları görünce dayanamamış, yahu demiş ‘meğerse kefen soyan hırsızlarımız bile bunların yanında adammış…’. Akif ne güzel adamdı, oturup gençlere sayfalar boyunca istiklal marşımızın şairini tanıtsak, Asım’ın neslini yazıyordu, vakti kalmadı, Asım’ın Nesli’nin İkincisine başlayacaktı.
Nerden mi başlayacaktı, kendi anlatır, Sakarya’dan Kocatepe’den Cumhuriyet’e nasıl geldiğimizi muhteşem şiiriyle anlatacaktı, ömrü yetmedi, şimdi onun izinden geldiğini söyleyenler ta Sakarya’dan başlayıp ana avrat düz gidiyor Asım Nesli’ne.
 ...
Geçtiğimiz günlerde Tayyip Erdoğan’la Kılıçdaroğlu arasında Yunus Emre’yi bilirsin bilemezsin tartışması yaşandı, güya Tayyip bilirmiş…
Şu mısraları dağlara taşlara kalbinize beyninize derinize gözlerinize yazın, Yunus’undur:
‘BİZİ KANDIRASI UMMAN BULUNMAZ’.
Sizlerin tek tek hepinizi tarikatlarınızı cemaatlerinizi adamlarınızı en küçük bucak belediyelerinin imarları dahi KANDIRDI, dinden çıkardı.
Eşine dostuna gelene geçene ülkenin kaynaklarını dağıtmış bu insanlar bir de ağzına Yunus’u alıyorlar, kahrımdan ölecek gibi ölüyorum, Yunus işte burada, Yunus’u ummanlar kandıramadı, sizleri iki çakal Amerikan ajanı teslim aldı, siz ne konuşuyorsunuz, Amerikan ajanlarıyla tezgahlar düzenleyen o pis ağzınıza Yunus Emre ismini hala nasıl alıyorsunuz?
Geçelim. Ispartalı Koca Halil diye bir adam, Rus Harbi’nde bir şarapnel gelir ve bağırsaklarını parçalar, bir eliyle bağırsaklarını tutup, bağırsakların içinden kanlı bir şarapnel parçası çıkartıp, sonra diğer eliyle cebinden babasından kalma hatıra mermiyi çıkartıp, can verirken yanındakilere vasiyet eder.
Bu mermiyi, der, şehit babamın bedeninden çıkartıp o gün bugün saklıyorum, bu bir, bu şarapnel parçası, iki, bunları köyde oğluma götürün, ikiyi üç etsin, vasiyetimdir.
Cemaat parasıyla siteler kurup ona buna iftiralar düzenliyorsunuz, bırakın bu tezgah fırtınasını, var mı içinizde ikiyi üç edecek tek bir adam, işte geldi yerleşti Kürecik’e can dostlarınız kurtarıcılarınız Amerikan Askerleri, mecliste, medyada esip duranlar, kaç gündür, tek cümlenizi duymadık, artık koruyucu melekleriniz yanı başınıza geldiğine göre, artık rahata huzura ermiş olmalısınız, işte orada Amerikan askeri, var mı içinizde ikiyi üç edecek…
Ergenekon Balyoz davalarında olup bitenlere Avrupalı yargıçlar öyle şaşırmış durumda ki tam anlamıyla kafayı yemişler, birkaç yıla kalmaz olup bitenleri resmi olarak konuşmaya başlarlar, buralara kadar gelip bilgi toplamaya çalışıyorlar, şüphesiz mahkemeler bitmeden karar vermeleri mümkün değil, ancak, disketlere sokulan virüsler yani dijital terörün bir iki değil onlarca yüzlerce örneği karşısında dilleri tutulmuş durumda, şimdilik inceleme anlama sürecindeler.
Bunları duyunca ah dedim, dün Osmanlı’nın donlarına meraklıydılar, şimdi de cemaatin savcıların polislerin gizli mahrem donlarına mı merak sardılar.
Sonradan II. Mahmut’un sadrazamı olacak Mehmet Sait Galip Paşa 1801 yılında Paris elçiliğine göreve gider ve sonra yaşadıklarını yazar.
Sadrazamın şaşkına çeviren şey iç çamaşırlarını yıkattırmak için çamaşırhaneye vermesiyle başlar. İç donu, zıbını, külotu, her şeyi Fransızlar’ı bir merak çılgınlığına çevirir. Fransızlar dantelleri tığ işlemeleri aşırı süslü bu ‘donları’ görünce, nerdeyse sergi açıp sergileyecekler ancak ilk elden kopyalarını yapmaya çalışırlar, tığ işlerini hemen taklit ederler.
Sadrazam, bu Fransızlar Osmanlı’nın donuna ne kadar meraklıymış, şaşırdık kaldık, burada yaşadığımız en büyük zorluk çamaşırhaneye yıkanması için donlarımızı vermek zorunda kalışımız, herkes toplanıp bakıyor, inceliyor. Ve peşinden, Fransızlar’ın merakını gidermek için her bir Fransaz’a don hediye edecek gücümüz yok, der.
Değişen bir şey yok Mehmet Sait Galip Paşa, aradan iki yüz yıl geçti, şimdi de savcıların polislerin ‘donlarına’ bu sefer Fransız ‘yargıçlar’ merak sarmış, ince ince her virüse hayretle bakıyorlar.
Milattan önce ilk akıl eden Aristo’ydu, maddenin ne olduğunu tanımamız için yakıldığı zaman çıkarttığı dumanına bakın, der. Zehirli mi boğucu mu kükürtlü mü?
Yani Aristo, maddeyi tanımamız için ‘tütsüsü’nü incelememizi salık verdi.
Neler olup bittiğini anlamıyor bilmiyor görmüyor olabilirsiniz, sizler, çıkan KOKUYA bakın, çıkan GAZ’IN zehrine bakın, ülkeyi ruhları kurumları her şeyi yavaş yavaş çürüten kokuyu, anladık ağzınız yok konuşamıyorsunuz, burnunuzu kim çürüttü? Bu kadar pisliğin ortasında hiçbir şey yokmuş olmamış gibi ağızsız ve burunsuz dönüp dönüp saatlerce konuşmayı nasıl başarıyorsunuz, sayın ucube beyler!
Nihat Genç

No comments: